Röportaj: Dorukan Yüksekler
Düzelti: Berkay Kuzu

– Öncelikle grubun kurulmasından bahsedelim. Nasıl bir araya geldiniz, her şey nasıl başladı?
Grubu 2018 yılında kendi bestelerimizi yapmak için kurduk. Farklı projelerde çalan, birbirini tanıyan kişilerdik. Grup oluşumu üretimde daha verimli bir hale gelmenizi sağlıyor. Bugüne kadar yapmış olduğumuz görsel ve işitsel birçok sürecin bizi farklı şekillerde beslediğini ve bu süreçlerde yaşadıklarımızı, gördüklerimizi şarkılara dönüştürme isteğimiz sebebiyle bu projeyi oluşturmaya karar verdik.

– Peki, grubun ismi nereden geliyor?
90’lı yıllarda çocukluğunu yaşamış kişiler olarak bizi yansıtan ismin o döneme ait olması gerekiyordu. Grubun ismi prova sürecinde ortaya çıkan müziğin temsiline de uygun bir şey olmalıydı. Gerçekten sancılı bir arayış sürecinden sonra müziğimize en uygun bazı nesneler üzerine fikir alışverişi yaptık. Birçok seçenek arasından Vatka isminde karar kıldık.

– Daha çok yeni bir oluşum Vatka grubu. Yaptığınız müziği nasıl tanımlarsınız ve dinleyenlerinize neler sunmayı hedefliyorsunuz?
Vatka birbirinden çok farklı 3 müzisyenin bir arada, samimi bir çabasının ürünlerini sizlere sunuyor. Müziğin içinde kullanmak istediğimiz sentezleyici  tonları ve rock müzik tabanı, ortaya synth-rock diyebileceğimiz bir tarz çıkarsa da; tarzın bizi sınırlandırmasını çok istemiyoruz. Bu yüzden müziği tanımlamaktansa, aslında biz üretmek için emek harcıyoruz.
Dinleyicilere keyifli vakit geçirebilecekleri anlar, dinlerken içinde kendilerinden de bir şeyler bulabilecekleri özgür hissiyatlar yaratmayı hedefledik.

– Grup yeni kurulmuş olsa da sizler müzik alanında uzun süredir çalışmaktasınız. Görece geç gelen bu birliktelik sizler için geçmişten gelen tecrübelerinizle bir avantaj mı oluşturur yoksa bu kadar beklemeye gerek yoktu diyor musunuz?
İçinizdeki çocuğu canlı tutmayı başardığınız sürece bu aslında çok büyük bir avantaj. Çünkü müzikal anlamda olgunlaşmak üretim sürecinize hem yarattığınız fikirlerle, hem de aldığınız kararlarla ilgili çok büyük fayda sağlıyor. Ancak içinizdeki çocuk hep enerjik ve daha fazlasını yapmaya çalışan öğrenmeye hevesli ve tutkulu biri. Bu yüzden bizce en doğru zamanda birleştik.

– Bir buçuk yıllık bir çalışmanın ardından ilk albümünüz dinleyenlerinizle buluşmuş. Bu üretim sürecinin nasıl geçtiğinden ve sıradaki parçalarınızı ne zaman bizlerle paylaşacağınızdan bahsedebilir misiniz?
Üretim süreci, Sinan Göksan’ın çatı katını stüdyoya çevirmemizle başladı. Kendimize ait bir alanın olması ve dilediğimiz gibi kapanıp çalabilmemiz güzel tınlatabildiğimiz sesler üzerine denemeler yapabilmemizi sağladı. Henüz ortaya çıkan şarkılardan sadece üç tanesini paylaştık. Yeni şarkıların birçoğu hazır ve kayıt surecini bekliyorlar, en kısa sürede bunu gerçekleştirmek ve iki ayda bir yeni bir parça yayınlamak niyetindeyiz.

– Günümüzde dinleyici kitleleri beğendiği tarzlar konusunda eskiden olduğu gibi katı değil ve pek çok müzik türü aynı anda tüketilebiliyor. Peki sizler müzik yaparken farklı tarzlar arasında geçiş yapacak mısınız?
Ne dinleyiciler, ne de müzik üretenler tarzların kemik kitleleri halinde değiller. Bizim için de aynı şey geçerli. Günümüzde tüketim odaklı üretilen birçok şeyin ömrü kısa, biz ayakları yere sağlam basan, hemen tüketilip atılmayacak şeyler üretmek istiyoruz. Bu yüzden her şeyin anlamını ve alt metnini düzenleyerek, sevdiğimiz halini yaratmak niyetindeyiz. Bizce bir şarkının ömrünü ,ne kadar samimi yapıldığı belirliyor. 70’lerde yapılmış ama hala tüketemediğimiz; her dinlediğimizde farklı şeyler hissettiğimiz albümler var.  Umarız ki bu samimiyetimizi kaybetmeden daha birçok güzel parça çıkarabiliriz.

– Sahiplenildikten sonra sokağa atılan bir kedinin duygularını anlatan anlamlı şarkınız ‘O beni sevmedi’nin hikayesini sizlerden dinleyebilir miyiz?
O Beni Sevmedi aslında bize empati yapmayı hatırlatıyor. Bir hayvanın gözünden şehir hayatında var olmaya çalışmanın yükü; hayvanların bir eğlence aracı değil, insan gibi bir canlı olduğu; bu sebeple bakış açısını empati üzerinden kurmak gerektiği gerçeklerini anlatmayı amaçlıyor. Kimi şeyleri ne kadar çok şey söylersek, kitleleri bencillikten o kadar çok uzaklaştırabiliriz. Doğaya saygı duymalısınız ki, o da sizi içinde barındırmaktan mutluluk duysun.

–  Sinan Bey’in müzik kariyerinin yanında yönetmenlik de yaptığını biliyoruz. Acaba önümüzdeki günlerde Sinan Göksan imzalı Vatka klipleri bizleri bekliyor mu?
Sinan Göksan: Klip yönetmenliği başlı başına çok önemli bir iş , daha önce klip çalışmalarında yer aldım. Vatka olarak birçok şeyi kendimiz yaptığımız için, Vatka adına klip çekmek benim için çok keyifli olacaktır. Farklı yönetmenlerin bakış açılarının  bizi daha anlamlı hale getireceğinden eminim. Yetkin ve Hüseyin ile bu konuda fikirlerimiz netleşti, ilk klibi en kısa zamanda çekeceğiz.

– Üreten kimliğinizin yanı sıra bir tüketici olarak sizler müzikte, herhangi bir sanat eserinde neye dikkat edersiniz; neler önemlidir sizler için?
Yetkin Güntürk: Üreten kişinin bilgisi, tekniği ve deneyimini duygularıyla bir potada nasıl eritip harmanladığına dikkat ederim. Ortaya çıkan ürünün mutlaka bir derinliği olmalı.
Sinan Göksan: Sanat eserleri sayesinde yaratıcılığın üretimdeki sınırsızlığını görmek mucizevi bir şey. Bir sonraki nesillere aktarılması ise geçmişe saygı duymamızı sağlıyor.
Hüseyin Balcı: Müzik özelinde ise samimiyet çok önemlidir. Üzerinize yakışmayan sesler ve söylemlerden kaçınmalısınız.

– Ülkemizdeki müzik piyasası hakkında ne düşünüyorsunuz, örnek aldığınız isimler var mı, Türkiye ve dünyadan kimleri dinlersiniz?
Sinan Göksan: Gün geçtikçe bağımsız işlerin online mecralardan dinleyicilerle daha çok buluşması beni mutlu ediyor. Ülkemizde de farklı seslere, farklı yapılara destekler oluşmaya başladı ve bu sevindirici bir durum. Daha çok festival, daha çok organizasyon, daha çok müzikal oluşum olmalı. Yurtdışından çok farklı tarzlarda müzikler dinliyorum. Bazen yerel, bazen global gruplar günlük radarımda. Türkiye’de son zamanlarda eskiden yapılmış kayıtları karıştırıyorum, Mehmet Güreli, Fazıl Say örnek aldığım sevdiğim sanatçılar. Fransa’dan Feu! Chatterton, Hollanda’dan De Staat ve İngiltere’den Muse beni her defasında herhangi bir işiyle heyecanlandıran gruplar. Farklılığı ve üretimi seviyorum.
Yetkin Güntürk: Ana akım özelinde cevap vermem gerekirse, piyasanın fabrikasyona dönmesi, her şeyin basitleştirilmesi ve tüketilmek üzerine programlanması ülkedeki ve dünyadaki müzik kalitesinin düşmesine sebep oluyor. Bu sebeple kolay sindirilemeyen müzisyen ve tarzları dinlemeye çabalıyorum. Türk müzisyenlerden Cem Aksel ve Volkan Öktem’i çok takdir ederim ve yer aldıkları projeleri mutlaka dinlerim. Dünyadan ise Porcupine Tree, Sting, Dream Theater, Chick Corea Electric Band, Pink Floyd, Snarky Puppy, Electro Deluxe en çok dinlediklerim olabilir.
Hüseyin Balcı: Dünyada müzikte yaşanan sıkıntılar burası için de geçerli fakat bu ülkede sektör genelde tekelleşme üzerine şekilleniyor. Bu aralar çoğunlukla Jakuzi, Arcade Fire, De Staat, The Whitest Boy Alive, Royal Blood, Editors, Tame Impala dinliyorum.

– Eğer müzikle tanışmamış olsaydınız, şu an nerede ve ne yapıyor olurdunuz?
Hüseyin Balcı: Özel bir şirkette mühendis olurdum.
Sinan Göksan: Eğer müzikle tanışmamış olsaydım şu an Beşiktaş’ta futbol oynuyor olurdum. Futbolu seviyorum, bir de mangal yakmayı, zeytinyağlı yemekleri, sanıyorum mutfak sanatları okuyup restoran işletiyor da olabilirdim. Eğlendiğim herhangi bir şey benim için tamamdır. ☺
Yetkin Güntürk: Müzisyen bir aileden geldiğim için müzikle tanışmamış olamazdım, ancak müzik yapmasaydım ailenin yüz karası olabilirdim. ☺

– Son olarak yakın tarihte neler yapmayı düşünüyorsunuz, gelecek planlarınızdan bahsedebilir misiniz?
Yakın zamanda klibimizi yayınlayacağız. Ayrıca yakın zamanda çıkartacağımız tekliler üzerinde çalışıyoruz. Bunun dışında canlı performanslar ve akustik kayıtlar yapacağız. Tüm bu çalışmaları sosyal medya ve dijital platformlardan takip edebilirsiniz.