Heyecan bizim için de dorukta, girişini yazdığımız bu yazı yepyeni projemiz Pazar Sohbetleri’nin ilk hafta yazısı.

İlk hafta konuğumuz çok değerli müzisyen Tuluyhan Uğurlu.

Eşsiz eserleri ile dinleyicisini İstanbul’un kültürel ve tarihi mirası ile buluşturan bestecimiz Tuluyhan Uğurlu’nun yorumu ile sanata dair…

 Sohbetimize sizin klasik müziği seçme nedeninizi ve dünyada klasik  müziğe olan bakışı, kısaca değerlendirmenizle başlayalım isterseniz.

Tabii. Şimdi, klasik müzik değil de çok sesli müzik diyelim isterseniz. Çünkü, klasik müzik dediğiniz zaman, sadece belirli bir tarih çerçevesinde kalan bir müzik olur. Halbuki, çok sesli müzik dediğiniz zaman, özellikle üniversite öğrencilerine yönelik daha doğru mesajlar vermiş oluruz. Şu anlamda söylüyorum: Bir kere çok sesli müzik, demokrasidir. Yani, bir orkestra düşünün. Yüz parça enstrüman var ve bu orkestrada otuz ayrı enstrüman grubu var. Yani obua başka, klarnet başka, kemanlar başka vurmalı çalgılar başka, kontrabaslar başka… Bunların hepsini, farklı farklı deri renklerine ya da düşünce renklerine sahip olan insanlar gibi düşünelim. Bunların hepsi bir ses çıkartıyorlar ve bu ses uyumlu oluyor. Bence çok sesli müzik bir ülkede oturduğu zaman, o ülkede demokrasi de oturmuş demektir. Bunun için, çok sesli müzik üzerine bu kadar fazla “çok sesli müzik mi, tek sesli müzik mi” gibi aptalca kavram kargaşaları yaratılmak isteniyor.

Çok sesli müziği ben seçmedim. Dört yaşımda, annem bendeki kabiliyetle tanışıp, beni müziğe yönlendirdi. Ben çok küçük yaşlarda çok fazla piyano çalıştım. Yedi yaşımda “Harika Çocuklar Yarışması”nı kazandım. Bunun bursuyla yurt dışında okumaya gittim. Dolayısıyla benim seçimim olmadı. Tabii daha sonra aklım erdikçe yaptığım mesleği çok sevdim. Hatta bunun bir meslek değil, bir hayat tarzı olduğuna karar verdim. Yani, müzik bir meslek değildir; bir hayat tarzıdır. Ciddi müzikten bahsediyorum; klasik müzikten, yeni bir şeyler üreten insanlardan bahsediyorum. Poptan falan bahsetmiyorum. Belki pop da hayat tarzıdır ama beni ilgilendirmiyor. Avrupa’da çok sesli müzik eğitimine bu kadar önem verilmesinin nedenlerinden biri de budur. Örneğin, Viyana Müzik Akademisi’ne girdiğim zaman, bana yabancı öğrencilerin bilhassa tercih edildiğini söylediler; gidip kendi ülkelerinde çok sesli müzik yapsınlar diye. Müzik, bir şekilde propaganda aracı olarak kullanılıyor yani. Çok sesli müzik sadece Avrupa’nın müziğiymiş gibi…Yok böyle bir şey! Ben de kendilerine şunu söyledim: Çok sesli müzik Avrupa müziği değil Anadolu müziğidir. Çünkü, siz müziği Anadolu’dan öğrendiniz. Yani siz birbirinize ağaç dallarında muz kabuğu atarken, Anadolu’da birçok medeniyet kurulmuştu. Yani sizler maymunken demek istedim. Yani Efes’te, Bizans’ın ilk zamanlarından daha evvel, Sümerlerde çok sesli müzik çalışmaları var çok ciddi anlamda.

Sonuç olarak çok sesli müzik iyi bir şeydir. Çünkü, çeşitliliği, değişik düşünceleri temsil eder. Çok sesli müzik üreten insanlar da, besteleyen insanlar da toplumun dinamikleridir. Ben heykel ya da resim için konuşmuyorum. Onlar da öyle de, ben özellikle çok sesli müzik için söylüyorum.

 

Bize biraz “New Age” tarzını tanımlar mısınız?

Şimdi bütün bunların ortasında, Tuluyhan Uğurlu başka bir şey yapıyor. Ne yapıyor? “Yeni Çağ Müziği” yapıyor. Etkilendiği insanlar var mı? Var. Mesela Vangelis ve Citarro. Asla Yuan-ni’den etkilenmiyorum. Çünkü Yuan-ni, ancak asansörde dinlenebilecek bir adam. Şundan dolayı, müzik her zaman ciddiyet ve ilim gerektirir. Müzik, kendisi pozitif bir ilimdir. Müzik ile kitleleri savaşa sokabilirsiniz, uyuşturabilirsiniz. Türkiye’de yıllardan beri olduğu gibi… Bunu çok bilinçli bir şekilde yapabilirsiniz. Çünkü müzik bunlara müsait olan bir şey.

“New Age” yeni çağın müziği demek. Aslında çok yabancı gibi gözükse de, menşei eski Atlantis. Yani bugünkü Yunanistan ve Türkiye, Anadolu, Ortadoğu ve Uzak Asya… Dolayısıyla “New Age” doğuya ait olan bir müzik tarzı. Zaten bu müziği çok iyi yapanların da çok büyük bir kısmı doğulu. Hakikatten de Citarro Japon, Akira Katirjima Koreli, ben Türküm, Vangelis Yunanlı… Anlatabiliyor muyum? Yani batıdan çok iyi adam çıkmaz “New Age” de. Şundan dolayı çıkmıyor: Çünkü çok derin, Mistisizm gerektiren öğeler taşıyor “New Age”. Bir taraftan etnik müzikle komşu, bir taraftan barok müzikle komşu, bir taraftan mistisizmle komşu; bir taraftan da Avrupa müziği ve Budizm ile komşu. “New Age” böyle bir şey. “New Age” aslında bütün dinlerin doğduğu Ortadoğu ile de  komşu bir müzik. Citarro’nun bazı çalışmalarında çok ciddi anlamda islami motiflerden faydalandığını görmek mümkün. Bende de öyle. Ama ben hıristiyan ve yahudi motiflerinden de etkileniyorum. Aynı zamanda, Buda’nın ya da Konfiçyus’un felsefelerinden de etkilendiğim görülür. Bizler doğulu olduğumuz için, bunları daha iyi biliyoruz batıdan. Batı, mesela Hıristiyanlığı çok iyi biliyor ama İslam’a çok uzak. Anlatabiliyor muyum? Onun için batıdan çok iyi    “New Age “ bestecileri çıkmıyor. Onun için, doğulunun şansı, bütün dinlerin doğduğu toprakların adamı olmasında. Bu yüzden “ New Age “ buralarda daha iyi yapılıyor.

“New Age” tarzı müzik yapan bazı isimlerin, son zamanlarda, Avrupa’daki Klasik Müzik listelerinden çıkarıldığını görüyoruz. Sizce bu, Klasik Müzik’te gelenekçilerle yenilikçilerin bir çatışması mı?

Aynen öyle.

Peki bu zıtlaşma, uzun vadede nasıl sonuçlanacak?

Ben Viyana Müzik Akademisi mezunuyum. Ama ben buradan mezun oldum diye hayatım boyunca klasik müzik yapacağım diye bir şey yok. Zaten şöyle bir örnek vermek lazım buna: Bach diyoruz, siz hemen tanıyorsunuz; Mozart diyoruz, siz hemen tanıyorsunuz. Ben, o çağlarda yaşamış iyi bir yorumcu ismi versem siz tanıyamazsınız. Çünkü, bu adamlar kendi eserlerini çaldıkları için, kendi eserlerini ürettikleri için tanınıyor ve hala konuşuluyorlar. Viyana  Müzik Akademisi’nde kompozisyon bölümünün olmasının nedeni de bu. Yani, Amerika’da ya da Avrupa’da bir çok klasik batı müziği okulu, böyle yeni akımları listelerden çıkartmakla, kendi kendileriyle çelişiyorlar. Şundan dolayı söylüyorum: Amerika’da bir klasik batı müziği okulunda bestecilik bölümü vardır mutlaka. Şimdi bestecilik bölümünden mezun olan adam ne yapacak? Orada Bach gibi eser mi yazacak? Bugünün adamı bu. Yeni bir şeyler yazacak değil mi? Sen adamı hem eğittin, onunla on iki sene bestecilik dersi yaptın, sonra da asam çıktı başka müzik yaptı; sen de onu listeden çıkarttın. Böyle bir şey olabilir mi? Adam ne yapacak sahneye çıkıp, anlatabiliyor muyum?

Yani, Viyana Müzik Akademisi’nde ya da başka bir akademide kompozisyon bölümü olmasıyla yeni bir şeyler yapan insanlara bu kadar karşı çıkılması arasında büyük bir çelişki var. Klasik konservatuarlarda, klasik akademilerde bu, bizzat teşvik edilir. Çok enteresandır, ondan sonra çıkar adam olursunuz, en kötü de siz olursunuz. Anlamak mümkün değil.

İyi bir müzisyen olmanın ölçüleri var mıdır sizce?

Bunun bir ölçüsü yok. Yok böyle bir şey. Yani iyi bir müzisyen demek, Rahmaninof’u iyi çalmak demekse dünya ayvayı yedi demektir. Bir kere müzisyenlikle sanatkarlığı ayırmak lazım. Müzisyen önüne konan partisyonu, bir bestecinin yazmış olduğu partisyonu çok iyi çalan kişidir. Çok iyi bir yorumcudur, enstrümanına çok hakimdir. Mesela bir çellist için konuşalım: Bach’ın çello süitlerini çok iyi çalar ve çıkar konserler verir; bundan bir albüm yapar. Derler ki ona, sen çok iyi yorumluyorsun, al sana  bir ödül. O müzisyenliktir. Sanatçılık başka bir şey.

Müzik için konuşursak, enstrümanına hakim olacak sanatkar ve yeni bir şey yazacak. Yaptığı müzik geçmişten esintiler taşıyacak. Çünkü, müzikte tarihsellik diye bir şey var. Yani senin yaptığın müzik, Mozart’ı doğrulamıyorsa, Beethoven’ı doğrulamıyorsa senin yaptığın müzik, müzik değildir. Ayrıca geleceğe mesajlar verecek müziğin, felsefelerden ve ideolojilerden faydalanacak. O zaman yapılan müzik, yeni ve iyi bir müzik olur. Ve siz de bunu besteliyorsanız, kendiniz sunabiliyorsanız o zaman sanatkar olursunuz.Yani çok iyi türkü söylemekle sanatkar olunmaz; affedersiniz, çok iyi popo sallamakla da sanatkar olunmaz. Anlatabiliyor muyum? Şimdi Nazım Hikmet’in, Mimar Sinan’ın, Necip Fazıl’ın, Itri’nin, Dede Efendi’nin sanatkar diye adlandırıldığı bir ülkede, soruyorum size: Müslüm Gürses’e, Hülya Avşar’a sanatkar demek mümkün müdür? Şimdi, Hülya Avşar’a da sanatkar diyorsun, Nazım Hikmet’e de diyorsun.

Ve terazinin ucu kaçıyor…

Ya da Hülya Avşar, Müslüm Gürses diye değerlendirmeyelim olayı. Daha genel alalım. Bugünün popülist kültüründen çıkma insanlara da sanatkar diyorsun, Mimar Sinan’a da diyorsun. Adam bir cami yapmış, anlamak mümkün değil ama ikisi de sanatkar. Olmaz öyle şey!

 

Sizin de bildiğiniz gibi, 2000 yılı “Bach Yılı” ilan edildi…

Çok iyi ettiler. Bach’ın Johannes pasiyonları, Matheus pasiyonları, Si-minör ayinleri vardır. Bunların bir çoğu İncildeki metinleren yola çıkılarak yazılmıştır. “Bach Yılı” mı ilan edildi? Demek ki “İnanç Yılı” ilan edilmiş. Şimdi, Bach’ı çok çekiştiriyorlar. Çok koyu bir Hıristiyan diyorlar mesela ama adam inançlı bir adam. Bunun Hıristiyanı, putperesti olmaz ki! Adam inançlı ve inanca hizmet ediyor. Çok evrensel bir adam Bach. Onu böyle değerlendirmek çok yanlış. O resmi atsınlar insanlar kafalarından, şiddetle tavsiye ediyorum. Çünkü Bach’ın müziği çok kainatsal. Bu kadar adam yaşamış bugüne kadar, birkaç tane adam vardır kainata pencere açan. Bunlardan bir tanesi Leonardo Da Vinci’dir, bir tanesi Bach’dır. Yani ayırmak çok hatalı bir şey diye düşünüyorum. Atsınlar kafalarındaki o resmi.

 Siz, Türkiye’ye geldiğinizden beri yaptığınız çalışmalarla, farklı tarzınızla bir üne kavuştunuz. İleriye dönük bir amacınız veya kendinize yüklediğiniz bir misyon var mı?

Hayır yok. Yani sanatçının bir misyonu vardır ama o kendine saklıdır. Bakın, ben Anadolu topraklarında doğmuş bir insan olmaktan büyük bir şeref duyuyorum. Yaptığım müzikte sadece İslam yok, sadece Hıristiyanlık yok, sadece tek tanrılı dinler yok. Yani ben bir Efesli müzisyen ile komşuyum, bir Frigli müzisyen ile komşuyum, anlatabiliyor muyum? Dolayısıyla şöyle bir misyonum var: İnsanların kafalarında yanlış oturan resimlere “hayır o öyle değil kardeşim; bak böyle” demek. Çünkü biz, Bizans’a küfrediyoruz, Osmanlı’yı övüyoruz; Osmanlı’ya küfrediyoruz, Bizans’ı övüyoruz. Böyle bir şey yok ya! Bu adamların hepsi bizim arkadaşımız. Şimdi adam Bizans’a küfrediyor, bir araştırıyorsun soyu Bizanslı çıkıyor; başka biri Osmanlı’ya küfrediyor, bir bakıyorsun bilmem kimin torunu çıkıyor, anlatabiliyor muyum?

Ben şunu düşünüyorum, kendi geçmişine bu kadar küfür eden bir Zamazulu kabilesi vardır herhalde. Bütün bu değerleri, etnik değerleri, ha bu ülkede Kürt realitesi varsa onun da değerini, Aleviler varsa onların da değerini, Lazlar varsa onların da değerlerini ve geçmiş değerleri… Hepsini kucaklayan, hepsinden etkilenen bir sentez demeyelim de yeni sentez diyelim, yapmaya çalışıyorum. Bunun için de “New Age” çok güzel bir araç.

    Eklemek istediğiniz son bir şey var mı?..

Sanatkar realist olmalı.Toplumun ihtiyacı olan şeyler var. Ben onları görüyorum. Yani Atatürk’ün söylediği çok doğru. Diyor ki: “Emeği ve çalışmasıyla, sanatkar toplumda aydınlatıcı görevi sağlar.”

Şimdi toplumda bir Avrupa özentisi var. Biz, insan haklarını Avrupa Birliği’ne girebilmek için önemsiyoruz. Şuraya bak ya! Yani böyle bir şey olabilir mi? Biz Avrupa Birliği’ne gireceğiz diye, insan haklarına çok ehemmiyet verir bir millet olduk. Böyle şey olur mu? İnsan hakları dediğimiz şey, binlerce yıl evvel Avrupa’da kimse yokken, Anadolu’da vardı. Dolayısıyla toplumun unuttuğu değerleri, topluma tekrar hatırlatmak sanatkarın görevidir. Özellikle benim görevim; çünkü netice itibariyle devlet bursuyla yurt dışında okudum ben. Bu topluma yapmam gereken şeyler var. Onun için şu sıralar buradayım.