Pazar Sohbetleri’nde sohbetimize bu hafta, Büyümüş Çocuklar Kulübü’nün ilk üyesi şair, yazar ve çocuk Sunay Akın ile yaptığımız keyifli röportaj ile devam ediyoruz.

Kendini bir demeçinde ‘Ben 7 yaşında kendimi tanımladım. Okumayı yazmayı öğrendiğim o günden beri Sunay Akın kimdir sorusunun cevabı okur-yazardır. Çünkü hayatım okumakla ve yazmakla geçiyor’ diye tanımlıyor çok değerli sanatçı.
Buyrun tanımaya Pazar Sohbetleri’nde devam edelim…

211120123C2SBKvY3BAiKv46

Yaptığınız işi nasıl tanımlarsınız? Araştırmacı şair mi, tarihçi mi, coğrafyacı mı, sadece şair mi?

Edebiyatçı. Neden edebiyatçı; çünkü edebiyat fakültesinin adı altında öncelikle edebiyat sonra tarih coğrafya, felsefe, psikoloji, sosyoloji, antropoloji, arkeoloji gibi pek çok bilim dalının ve aslında benim yaptığım bugüne kadar yapılmamışsa bu edebiyatımızın edebiyattaki algı eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Edebiyatçı olarak tarih, coğrafya, felsefe, arkeoloji, pedagoji bunların  hepsini kullanırsınız.

Mesela psikoloji zaten insan demek yani insan olmadan edebiyat yapılamaz. İnsansız bir şey çizilemez. Hatta şey derler “İnsanlık olmadan öncede şiir vardı.” Yani “İnsan doğada olmasa bile şiir vardır doğada.” Bu ne demek? Yani doğanın kendisi de şiirdir, doğru. Ama insanın algılamasıyla ortaya çıkan bir süreç şiir.

Şiire nasıl başladınız?

Bende şiir nasıl başladı? Bende şiir şöyle başladı; ilkokul sıralarında orman haftasıydı. Orman haftası nedeniyle ilkokul üçüncü sınıftayken öğretmenim şiir yazmamızı istedi. Bir şiir yarışması açılmıştı okulda, herkes şiir yazıp gönderecek. Ben de şiir yazdım ve verdim ve benim şiirim ikinci oldu.

Ve böylece şiir yazabildiğinizi mi fark ettiniz?

Hayır,aslında ikinci olup şiire başlamadım. Bu defa anlattıklarım doğru. Şiir yarışması düzenlendi ben de şiirimi verdim ama tam bir hayal kırıklığıydı. Bekledim bekledim benim şiirimden hiç kimse söz etmedi. Birinci, ikinci, dördüncü, beşinci var. Hepsi alkışlandılar. Öğretmenler onları öptü. Öğretmenlerin ellerinden hediyeler aldılar. Okulların şairleriydi onlar. Ben kıyıda köşede bekledim ki ben ne zaman çıkacağım diye. Benim adımı hiçbiri çağırmadı. Yani ben zaten lisede hep edebiyattan kaldım. İki dersten kaldım; edebiyat ve coğrafya.

Ama İ.Ü Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümü mezunusunuz, neden coğrafya?

Üniversite sınavına girdiğimde beş tane seçenek yazmıştım. Beşi de birbirinden bağımsız değildi.

Peki ya edebiyat?

Yok canım, ne edebiyatı ben kaleci olmak istiyordum. Beni bir takımda oynarken görebilirdiniz.

Devam etmediniz mi?

Yok canım ne şiiri(!) Dur geleceğim o konuya.(Erman Toroğlu taklidi yapıyor.) İlkokul yıllarında bir şiir yazdık seçilmedi. Böyle başlamadık. Nasıl başladım? Bir gün mahalleye çok güzel bir kız taşındı, ilk şiirimi ona yazdım. Bir lise vardı, onun böyle terasında kömürlük vardı. Kömürlüğünün kapısının iç kısmına okusun diye şiir yazdım. Niye kapının içine yazdım? Düşünsenize böyle kömürlük odunlar alev alev… Okudu mu okumadı mı hiç bilmiyorum. Sonra taşındı gitti zaten.

Daha sonra nasıl gelişti mi?

Lise yıllarında pek çok şiir, aşk şiiri yazdım. Haydarpaşa’da okuyordum. Bir gün bir arkadaşım geldi. “Benim bir kız arkadaşım var. Onunla buluşacağım. O şiirden çok hoşlanıyor. Benim için ona bir şiir yazar mısın?” dedi. Görmediğim, bilmediğim bir kıza nasıl aşk şiiri yazayım dedim. Pat çıkardı kızın resmini verdi. “Al bu akşam sende kalsın, yazarsın.” dedi. Ondan sonra insanlar bana şiir yazdırmak için sıraya girdi. Haydarpaşa Lisesi’nde parasız yatılı okuyan öğrenciler vardı. Bunlar Anadolu’dan gelen dar gelirli ailelerin çocuklarıydı. Ben de bu çocuklara kantinden sosisli sandviç ve kola almaları şartıyla yazmayı kabul ettim.

p

Kendinizi ne zamandan beri edebiyatçı olarak görüyorsunuz?

Şiir hep yazdım, ilkokuldan beri, lise yıllarında, üniversite yıllarında hep yazdım. Şair olayım ortaya çıkayım diye bir şeyim yoktu. Ama bana hiç uzak gelmedi. Yani o yıllarda hiçbir şiirim yayımlanmadığı halde bile ben kendimi çok edebiyatın içinde hissediyordum ve bugünü görebiliyordum. Ben başka bir şey yapacağım bunu biliyordum ama adını koyamıyordum. Edebiyata daha farklı bakmak yeni bir pencere açmak lazım diye düşündüm ve şimdi çıkardığım kitaplar da adını koydum zaten. Örneğin; batan gemiler konusunda en son çıkan kitaba bakacak olursanız onda resmi, sinemayı her şeyi görebilirsiniz. Şiir, öyküler her şey var orada. Bu bir deneme mi öykü mü? Hayır değil. Nedir bilmiyorum ama Sunay Akın kitabı bu, başka bir şey değil.

Peki sizin için doğru bir tanım mı “araştırmacı şair” ?

Aydın Çubukçu’nun koymuş olduğu bir tanımdır o. Şu anki edebiyatımızın genel çerçevesine baktığımız zaman doğru bir tanım ama kendine sanatçı diyen kişi de şair de zaten araştırmacı olmalıdır.Ben demiyorum, biz daha hiçbir şey değiliz. Ne sanatçı ne aydın . Ben kartvizit peşinde değilim.

Yapmayı istediğim şeyi yapıyorum ve mutluyum. Ben şair miyim değil miyim, kendime böyle bir ad aramıyorum. Aydın Çubukçu’nun dediği çerçeveden bakarsak edebiyatımızdaki diğer yetersizlikler bu tanımı ortaya çıkardı aslında. Ben yıllardır çalışmalarımı yaptığım o mekanlara gittiğimde karşılaştığım insanlar yok denecek kadar az. Oysa şairlerle yazarlarla oralarda karşılaşmalıyız değil mi? Arşivlerde, kütüphanelerde. Mesela ben lisedeyken ansiklopediler evlere fasikül fasikül girerdi. Öyle gazetelerde promosyon olarak falan verilmezdi. Ve onların hepsini sayfa sayfa okurdum. Hala hepsi duruyor. Çekerdi beni kokusu.Bu yüzden hala kitap açtığım zaman hep kokluyorum. Araştırmacılık açısından, yani bu konularda Akgün Akova’yı kendime yakın buluyorum.

Akgün Akova ile birlikte bir dergi çıkarmışsınız, hatta vapurlarda işporta gibi satmışsınız.

Yaprak dergisini kırk yıl aradan sonra Yeni Yaprak adıyla çıkardık ve evet vapurlarda sattık. Daha çok ben sattım. Benim hoşuma gidiyor çünkü ben edebiyatı oralarda arıyorum. Buralarda kuru kuru yerlerde edebiyat yok. Yok böyle bir edebiyat. Mesela ben Karaköy İskelesi’nde edebiyatımızdaki vapurlar ve iskeleler için yazılmış şiirleri buldum ve bir şiir sergisi açtım. O yıllarda İstanbul şiir fuarı düzenleniyordu AKM’de, İstanbul Büyük Şehir Kültür İşleri başkanlığında. Yurt dışından birçok şair getirdiler. Kimse dinlemeye gitmedi, koltuklar boş kaldı. “Efendim artık şiir okunmuyor” denildi. Ben buna karşılık olarak vapur iskelesindeki o sergiyi açtım. Bir günde yirmi bin insan okudu şiirleri. İnsanlar şiir okur yeter ki bu işi doğru yapın. Orhan Veli der ya “Salon verir sokak alır.”

Şiirleriniz sanki bir birikimin özeti,sonucu gibi. Hatta Cemal Süreya’nın sizin şiirleriniz için “Aslında tıkanabilir bu şiir ama Sunay Akın’da tıkanmıyor.” gibi bir sözü var galiba?

Benim kuşağım beni çok kıskandı bu sözler yüzünden. Zannedildi ki ben Cemal Süreya ile konuşurken o anlatıyor ben dinliyorum. Aslında ben anlatırdım o dinlerdi. Heyecanla anlatırdım. O beni yönlendirmeye çalışırdı. O beni yönlendirmeye çalışırdı, bir şeyler söylerdi. Dinlerken fark ediyordu ,şaşıyordu, merak ediyordu bu adam ne yapacak diye. Şunu söylemişti: “Sen şairsin. Bende merak uyandırıyorsun.” Böyle bir diyaloğumuz vardı.

Şiir yazmak için belli bir birikim mi gerekiyor?

Şiir yazılmaz şair olunur. Şiir yoktur ki zaten,her şairin yazdığı ayrı ayrı şiirler vardır. Matematikte pi sayısı vardır; 3.14. Şiir sayısı yoktur. Yeni bütün sanat dalları için geçerlidir. Sanatla bilimin ayrıldığı yer budur.

Bize bir şiir tanımı yapabilir misiniz?

“Bir şiir içinde barındırdığı sözcüklerden oluşmaz. Dışında bıraktığı sözcüklerden oluşur.” Benim şiir anlayışım bu. Bu söz benim pusulam.

Düz yazılarınız için ne söyleyeceksiniz?

Düz yazılarım benim seyir defterim. Yani ben o düzyazı diye ortaya çıkardığım yazıları yayınlamasam bile bilin ki ben onları okuyup tekrar kendim için yazıyordum. Bunu şiire gitmek için yazıyorum. Sonuçta bütün o kitaplarla gideceğim belki birkaç dize belki birkaç şiir. Ama benim bütün o kitap okuyuşum, yaşama bakışım, sanata bakışım şöyle; mesela Sunay Akın neden sinemaya gider, bir sanat eserinde ne görür? Ben şurada bir film varmış diye asla bir filme gitmedim. Kendi aradıklarım var, bu aradıklarımı burada bulabilir miyim? Bir müziği bunun için dinlerim, bir sinemayı bu gözle izlerim. Kendi beklentilerim, kendi yapmak istediklerim var. Benim hayata sorduğum sorular var. Bunların yanıtını arıyorum. Önüme konulan soruların şıklarını hiçbir zaman işaretlemeyi düşünmedim.

maxresdefault

Edebiyatçıların insanlara ulaşma isteği ve çabası konusunda ne düşünüyorsunuz?

Çok açık söyleyeyim en sevmediğim üç kağıtçı insanlar var ya şu edebiyatçılar, şu şairler arasında. Yırtınırlar ki şiirlerim okunsun diye. Şiirleri okunmadığı zaman da şöyle bir havaya girerler: “Şiir zaten az okunmalı, ne kadar az okunursa o kadar iyidir.” Sahtekar o zaman niye kitap çıkardın. Şiir kitabı çıkaran bir insanın bunu söylemesi sahtekarlıktır.

Şair denildiğinde hep bir erkek akla geliyor, neden böyle?

Hayır. Bu edebiyatla ilgili değil sistemle ilgili bir sorun. Mesela bizim meclisimizce kadın milletvekilleri de var ama bak saçlarına, kıyafetlerine hep erkeksidir. Neden şair olarak kadınların sayısı az? Çünkü şiir sokak dilidir. Kadınlar daha bir yüzyıldır sokağı tanımaya başlıyor. Öyküde de tam tersi kadınlar daha çok usta. Çünkü öyküler ev mekanının ortaya çıkardığı bir şeydir.

Korsan kitaplarla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Korsan bir hırsızdır. Bazıları diyor ki “Kitap çalmak masum bir suçtur.” Hayır, böyle bir şey olamaz. Ama “alamıyorum” diyorsun. Alma! O kitaba ulaşmanın pek çok yolu var onları dene. Ben de kitap alamazdım. Benim de param azdı. Ama yürürdüm gelirdim Cağaloğlu’na, yayınevini bulurdum, bilirdim ki orada indirimli. Gider oradan alırdım. Arardım bu yayınevi nerde sokak adres arardım.

Ben faturalarımı (elektrik, su…) yazdıklarımın karşılığında aldığım telifle ödüyorum. Korsan kitap almak hırsızlıktır. Ben lise yıllarında herkes evine giderken Harem’de eşek gibi soğukta sakız satıyordum. Aldığım parayla da kitap alıyordum.

Kız Kulesini şiir cumhuriyeti olarak ilan etmiştiniz…

Bu başlı başına bir söyleşi konusu… Ben Kız Kulesi ile ilgili, içeriğiyle, biçimiyle ilgili çok yazıp çizdim.

Ben çocukluğumda 6 yaşında Trabzon’dayken annemlerle gittiğim bir misafirlikte çay tabaklarıyla oynamaya başladım. Çay tabakları İstanbul’dan gelmişti. Üzerlerinde İstanbul’un tarihi yerlerinin resimleri vardı. Ayasofya, Galata Kulesi, Rumeli Hisarı falan… Onu ilk defa tabaklarda gördüm ve sordum burası neresi diye, annem “Kız Kulesi yavrum.” dedi.

Peki Kız Kulesi’nin şu andaki durumu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Tekirdağ köfte salonu. Bakın Kız Kulesi halka açılmadı. Parası olana açıldı. Gündüz hadi öyle böyle belki gidebilirsin. 10-15 milyon gözden çıkardın, git. Ama gece 55$, tekneyle gittiğinizde 110$. Demek ki Kız Kulesi parası olana açıldı. Ben orayı Şiir Cumhuriyeti ilan ettim. Orada şiir akşamları, müzik dinletileri, tiyatro oyunları, resim sergileri düzenledim. Bunun için gittim. Orayı bir müze olarak kullanalım. Mesela yazılı ilk aşk şiiri İstanbul’dadır. Bir Sümer Tabletindedir. Alalım onu oraya koyalım. Oraya onu görmeye gidelim. Gitmişken çayda içilebilir ama sırf çay içmek için gidilmemeli.

Tekirdağ köfte salonu gibi kullanmak olmaz. Ulusal bağımsızlık için pek çok devrimci orada işkence gördü, öldürüldü. İngilizlerin karakoluydu orası işgal yıllarında. Anadolu’ya Mustafa Kemal Paşa’nın direnişine katılmak için yola çıkan gemiler durduruluyor, kimlik kontrolü yapılıyor, yakalananlar indiriliyor, işkence yapılıyordu. iİk soru: Söyle, gemide başka arkadaşın var mı? Konuşursa arkadaşları da çıkartılıyor. Düşünsenize koskoca beyaz avluda kurşuna dizdiklerini onca direnişçiyi, devrimciyi… Bağımsızlığımız için bu kadar önemli bir mekanı, turizm bakanı şöyle tanımlıyor “900 m² inşaat alanı” bu kadar basit mi yani kendi kültürel değerlerimiz, kendi bazı yaşam değerlerimiz bu mu yani! Sorum şu: “Bergama Tapınağını geri istiyoruz” diyorlar. Neden? O kaç yüz m² inşaat alanı? Onu da geri getirdiğimizde ihaleye açıp kafeterya mı yapacağız? Yani Kız Kulesi’nin şansızlığı yurt dışına kaçırılmamış olması mı? Kız Kulesi’nde Tekirdağ köfte satılıyor, herhalde Bergama Tapınağı’nı geri getirseler orada da İnegöl köfte satacaklar. Ayrıca İstanbul’a gidip İstanbul’da yaşanacak en çirkin yer Kız Kulesi’dir çünkü yalnızca oradan baktığında Kız Kulesi’ni göremiyorsun.