Pazar Sohbetleri röportajımızda bu hafta çağdaş şiirimizin önemli ismi Haydar Ergülen’le yaptığımız keyifli, dopdolu sohbetimize yer verdik.

                                                         

Öncelikle sizin şiir serüveninizi öğrenmek istiyoruz. ‘Şiir annelik sanatıdır’, şiirinizin anneleri, gül bahçesi kimlerdi, sizi kimler kundakladı?

İlkokula giderken şiir yazıyordum. Çeşitli haftalara ilişkin şiirler, Atatürk haftası, orman haftası, bayrak haftası, ben oturur şair gibi şiir yazardım. İlkokulu bitirdikten sonra şiir yazmayı bıraktım. Hikaye yazmaya başladım. Aslında hikayeci olmak istiyordum. Hikayeyi şiir kadar severim. En çok sevdiğim üç şey şiir, hikaye, sinemadır. Ortaokul, lise, üniversite yılları boyunca 15-20 hikaye yazdım, bazıları yayınlandı. Sonra bir arkadaşımın ısrarı üstüne üniversitede, tekrar şiire döndüm. 80 öncesi bir şiir yazdım, Eray Canberk ile Afşar Timuçin’in çıkardığı felsefe dergisi vardı. Üç ayda bir çıkan çok iyi bir dergiydi. Oraya gönderdim, yayınlandı. Derken şiir yazmaya başladım, hani sanki uzun bir yolculuğa çıkıyorsun da dönünce eve tekrar eşyalarını açmışsın, aynı eve geri çıkıyorsun, kapıyı açıp içeri giriyorsun, öyle bir duygu vardı. Öyle yazmaya başladım. Sonra Türk Dili Kurumu’nun dergisi vardı. Ciddi bir edebiyat dergisiydi. Oralarda yayınladım. Gösteri Dergisi, 80 yılında gençler arasında bir şiir yarışması açmıştı. Arkadaşım Şükranla birbirimize şiirler yazardık. O Gösteri’ye yazmış sende yazsana dedi bana, oturduk beraber biz böyle dalga geçer gibi şiir yazıyoruz işte yaz üzerine şiir falan diye. Sonra Şükran onları göndermiş Gösteri’ye, sonra bir baktım 1-2 ay sonra, ben yurtta kalıyordum, posta göndermişler, Murathan Mungan birinci, ben ikinci, adını hatırlayamadığım, sonra da şiir yazmayan biri üçüncü olmuştu. Böyle tesadüfen bir ödül aldım. Ondan sonra Yeni Türkü Yayınları vardı Yaşar Miraç’ın kurduğu, hatta Yeni Türkü Grubu oradan geliyor, dosyamı basmak istedi, bende istemedim çünkü ben öyle bir kitap olsun bir şey olsun diye değil, şiir yazıyordum sadece, kitap fikri yoktu. Sonra bir kere daha konuştuk bende kabul ettim. Ne kadar şiirim varsa topladım ‘Karşılığını Bulamamış Sorular’ diye kitap oldu. Yani aslında biraz tesadüf oldu benim şiire başlamam. Hikayeci olabilirdim fakat şair oldum, o yüzden de hem önemli, hem çok ciddiye alıyorum hem de sonuna kadar ciddiye alamıyorum doğrusunu isterseniz şiiri. İnsanın neyi gibidir şiir, insanın arkadaşı gibidir. Arkadaş şu anlamda yani, çok sevdiğim bir arkadaşım var mesela Antalya’da yaşıyor. Benim Ankara’dan, okuldan hatta askerlikten arkadaşım. O Antalya’da, çok severim ama yılda bir kere zor görüşürüz. O da İstanbul’a geldiği zaman. Çok özlerim, arada sırada telefonla görüşürüz ama ben onu çok severim. Ona çok güvenirim, sorsalar en yakın arkadaşım derim. Şiir de böyle bir şey yani, bazen uzun zaman işte iki yılı aştım üçüncü yıl, hiç şiirin kapısını çalmıyorum, yani telefonlar kesik gibi. Benim kitabımda ilk şiir “anne” şiiridir. ‘Karşılığını Bulamamış Sorular’ anne şiiriyle başlar. “ Sahi senden mi doğdum anne” diye başlar. Çok hakiki bir şiirdir. Demek ki ilk şiirden düşününce anne ve şiir, bir taraftan ‘şiir annelik sanatıdır’ diye, evet daha sonra yazmıştım onu ben, bazı sözcüklerin dişi olduğunu düşünürüm. Şiir sözcüklerinin dişi olduğunu, onların bize şefkat gösterdiğini düşünürüm. Ya da şiir sözcüklerinin şefkatli olduğunu düşünürüm daha doğrusu. O yüzden de o bana hep anne gibi gelir. Şiire sığınmak duygusu vardır bende. Çünkü onu yaşarım, şiir yazarken işten güçten reklamcılıktan, şimdilerde daha yoğun değil ama eskiden yoğun olarak reklam yazıp ya da başka şeyler yazarken, insanlar akşam olsun eve gidelim, yemek yiyelim, içki içelim, çay içelim, dostlarımızla buluşalım maça gidelim derken bende eve gitsem de odaya girsem de şiire başlasam diye kafamda kuruyorum. O biraz şefkat duygusu, şiirin sana şefkatli davrandığını hissediyorsun öyle bir duygu var. Tabii, benim annemde bütün anneler gibi dünyanın en şefkatli insanıdır. Tabii, o benim kafamda oluşmuştu.

Bu sözün devamında ‘şairlikse klişe’ diyorsunuz..

Şairlikse klişedir, yani asıl olan şiirdir. Şair olunmaz şiir yazılır diyorum. Yani çünkü bir başka açıdan da bakarsak ben o konuda hayli bir poetika geliştirmiş olmanın yanı sıra, bir iddia olarak da imzasız şiirler yazmayı önerdim, ayrıca uzun süre ismimi saklayarak, başka isimlerle şiirimi yazdım, Lina Salamandre, Hafız imzalarıyla yazdım. Bunları çok az, birkaç kişi bilirdi kendi çevremden, onun dışında kimse bilmezdi dergilerde yayınlandığı zaman, kimse bilmezdi bunların kim olduğunu. En azından şunu söylemek isterim şiir – iktidar meselesinde, çünkü, şair nereden bakarsan bir iktidardır, şairi çok önemsemek şiirin iktidarını önemsemektir. Oysa şairler, benim şiir görüşüme, görebildiğim kadar şiire göre, tam tersine şiirdeki iktidarı, dildeki iktidarı kırmakla yükümlü diye düşünüyorum. Yani o belki düzyazının işidir. Şiirin işi değildir. Hele benim için şiir şefkattir, şefkatli bir şey olmak zorundadır. Şefkatli bir şey olduğunu düşünürüm dediğim için ben, dünyanın da en eski yazısıdır şiir. Şarkı formunda söylenmiştir ama. O da şiirsel ezgidir yada şiirdir. O denli kolektif, anonim bir şeydir. Şimdi niye böyle olmasın, şimdi de böyle olmaması için bir sebep yok, o yüzden de ben bir kadının yerine de yazdım bir batılı kadın yerine ve bir doğulu derviş yerine de yazdım. Lina Salamandre batılıdır, batı eğitimi görmüştür, hafızsa bildiğimiz hafızlardan biridir. Doğuludur, derviştir. Oysa şairlik klişedir dedim, evet yani asıl olan şiirdir, şair olmak çok önemli bir şey değildir. Tuhaf ama önemsenen bir şeydir. Mesela bazen gazetede görürsün şey der adam mesela işte bilmem ne yönetim kurulu başkanı-şair. Ya da şey der işte emekli öğretmen-şair yada radyo yayıncısı-şair, bilim adamı şair. Şimdi tuhaf bir biçimde şairliğin önemsenmesi var. Bu biraz bizim doğudaki şiir geleneğinden de geliyor olabilir. Çünkü herkes bir şeyler yazıyor. Benim dedemde eski yazıyla şiirler yazardı, şair demezdi kendine. Hüseyin Efendi diye sonuna mahlas koyardı. O şair olmak değil, yani meşk etmek, keyif almak için yazardı, şimdilerde şarkı sözü yazarıyla şair artık aynı, karıştırılıyor. Bende o yüzden mümkünse adımın altına şair yazılmasını bile istemiyorum. Yani bugün yazıyoruz ama yarın yazacağımızı bilmiyoruz.

                                                                 ergulen

Siz her zaman gelenekle barışık bir şairdiniz ama günümüz şiirinde daha doğrusu ilk kitaplarını yayınlayan şairlerin şiirlerinde gelenekten kopma eğilimi hissediyor musunuz? Hissediyorsanız bu nasıl aşılabilir?

İşte esasında cevabını bilmediğim bir soru, doğrusunu istersen bu konularda söyleyecek bir şeyim yok. Sadece kendimle ilgili şunu söyleyebilirim; gelenek meselesinden yola çıkarak bence yalnız bir büyük şiir geleneği değil, ayrıca insanın kendi geleneği kişisel geleneği de önemli burada. Daha doğrusu ben içinde yetiştiğim kültürün yani Alevi-Bektaşi kültürünün sesini aldım. Yani oradaki tasavvuf şiiridir, halk şiirdir, nefeslerdir, deyişlerdir, ben onlarla büyüdüm. Kulağımda onlar vardı. Belki Cemal Süreya da onu derinden, inceden inceye söyledi. O, o kadar açık etmedi ama ben daha çok açık ettim. Bu gelenek meselesi olduğu zaman, bunu da söylemek istedim. O yüzden ben, büyük şiir geleneği, işte bu divandır, büyük halk şiiridir, onun dışında da dediğim gibi yetiştiğim kültürün şiirinden, şarkısından, nefesinden de çok etkilendim. Şimdikilerde tamda öyle söyleyebilir miyiz bilmiyorum yani. Bazıları öyle bazıları değil. Mesela Can Yayınları’nın bastığı şiirler, orada mesela daha çok geleneğe yakın insanlar var.

“Ölüm bir skandal”dan sonra devam ettirmediniz şiir kitabı çıkarmayı, başka şiir kitapları da çıkaracak mısınız?

‘Ölüm bir Skandal’ için hayatımın en kötü kitabını yazdım, demiştim. Gerçekten çünkü cinayetler, faili meçhuller, ölümler Türkiye’de genel yaşadığımız her şeyi yazdım. Çok fazla yoğun bir kitap oldu. Bazı yerleri yoğun ama itiraf etmek gerekirse bazı yerleri çok tekrar oldu. O yüzden ikinci baskısını yapmadım. Aslında o kitap beni biraz üzdü, onu olanak bulursam, zaman bulursam tekrar yazmayı düşünüyorum. Evet, yani biraz inceltmeyi, bilmiyorum tekrar yazmayı düşünüyorum, o yüzdende biraz ince şiirler bulmam lazım. Çünkü uzun bir şiirdi. Neticede kitabın adını seviyorum, kitabın kapağını da sevdim. En güzel, en çok sevdiğim kitap kapağı ve adı. Kitap içinde sevdiğim bölümler var ama bütününe baktım zaman biraz fazla doldurmuşum kitabı, çok söylemişim, çok söyleyince de…

Ölüm olduğu için mi acaba, aşk, çocukluk, hiçlik varken, onlar hakkında da…

Tabii ki ölümden başlayınca, bende nedense, aslında klasik olarak çocukluk, aşk, hiçlik ve ölüm diye giderdi. Tam da o zaman deprem zamanıydı. Ben o şiiri yazarken deprem olmuştu. Yani depremden sonra devam edecektim. Yani şimdi kitabı tekrar elime almaya korkuyorum; çünkü onu yazarken deprem olduğu için tekrar yazarsam deprem olur mu diye korkuyorum. O kitaba katılacak şiirler var, dergilerde yazdığım şiirler var ama doğrusu kitap yapmak için bir hevesim yok.

Hafız ve Lina Salamandre’nin bu duruma etkisi oldu mu?

Ne gibi?

Yani onlar sizin iki kardeşiniz olarak fazla öne geçip, gittikleri zaman birşeyler mi götürdüler?

Olabilir, bilmiyorum. Aslında onlar gittikten sonra ben ‘40 şiir ve bir’ i yazdım. Tabi hafız şiirleri bitmişti, yayınlıyordum ama bitmişti, yazmadım sonra. Tekrar öyle bir şey denemek istedim başka bir kardeşim olsun diye ama baktım olmadı. Yani insanlar diyorlar ki oyun bu, bir tarafı oyun ama bazen de olmuyor. Çünkü öyle bir denedim bir tane yayınladım tek şiir. Olmadı… Bazen insanın çok yoğun bir dönemi vardır. Mesela ben 86 – 96 arası 10 yıl kadar çok yazdım. Şiirler, edebiyat üzerine yazılar, eleştiriler, tartışmalarla çok yoğun geçirdim. Ondan sonra yavaşladım ve zaten çekildim yazılardan, tartışmalardan şimdi bir tek Radikal Gazetesi’nde yazıyorum. Yani onu bile ne derler zor yazıyorum, yetiyor bana öyle bir şey. Eskiden 5-6 yıl önce iki kolumla birden yazardım. Bilmiyorum, ben biraz şey gibi bakıyorum, gelirse gelir, gelirse gelirde keyfe gelen bir şeyden söz etmiyorum, belki birikiyordur belki bu tarz bir şiir bitmiştir. Çünkü nihayet oturup istediğimiz zaman şiir yazabiliriz. Bu zor bir şey değil, belli bir tekniğini alıyorsun, artık senin kullandığın sözcükler var, rahatlıkla yazabilirsin şiir ama eskiden böyle bir şey düşünürken kolayıma geliyordu, kolay oluyordu. Ne olacak ki yazsam onu ben, yayınlasam da ne olacak, kitap olsa ne olacak. Yani ben onu hissetmedikten sonra, o sözcüklerin yakınlığını, kardeşliğini, seninle olan irtibatını hissetmedikten sonra istediğin kadar en güzel sözcükleri yaz, en güzel dizeleri oluştur hiçbir şey olmaz. Biraz insanın tabi yaş almasıyla da yaşlanmakla da ilgili, o zaman biraz daha hakiki bir şey arıyorsun galiba, biraz daha hayata dokunan, değen, daha gerçek demiyorum, daha hakiki daha sahici şeylerden.

                                                   Haydar_Ergulen

Hikmet burcu bu mu oluyor?

Bilmem, hikmet burcu olmak için Necatigil olmak lazım. O söz Necatigil’in. Ama herkesin bir burcu vardır, ben terazi burcuyum. O burç değil bizimki ama. Bakıyorum şimdi, bakıyorum belki görürüm diye biraz öyle. Belki bir zaman görürsen bak işte şiirler falan diye kendine işaret edebilirsin. Yoksa eskiden baktığımı da yazıyordum. Ama şimdi baktığımı yazsam ne olur ki yani, çünkü dediğim gibi benim okumaktan haz duymadığım birşeyi başkalarına okutmanın alemi yok. Şimdi de artık yani, eskiden de öyleydi, şimdide öyle, dergilere baktığım zaman yine ortak bir şeyler, özel bir şey yok diye bakıyorsun öyle. Şiir de öyle zaten, o anlamda niye işte bir dergide eski bir resim görüyorsun, bazılarını tanımıyorsun, birer birer siliniyorlar ama o resimde Dağlarca kalıyor, Orhan Veli kalıyor, Cemal Süreya kalıyor, kendilerinin olan bir şey yaptıkları için, sahici bir şey yaptıkları için.

Şiir yazmaya yeni başlayan o genç arkadaşınıza şiir kitapları & şairler önerebilir misiniz?

Cemal Süreya, Behçet Necatigil, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Yahya Kemal ve Ahmet Haşim, Nazım Hikmet, Turgut Uyar, Necip Fazıl, Edip Cansever, İlhan Berk, Ülkü Tamer. Mesela Ülkü Tamer çok önemli bir şairdir. Ece Ayhan, İsmet Özel, Sezai Karakoç, Cahit Zarifoğlu daha gence geldiğimiz zamanda mutlaka küçük iskender’in bence okunması gerekir. Bir sürü şair daha var ama şimdi tek tek sayamıyorum. Ama ikinci yeni önemli bir şiirdir. İşte saydığım beş altı öncü şair, türk şiirinin kurucuları Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Nazım Hikmet, Necip Fazıl, İslami bir duyarlılık açısından Sezai Karakoç, İsmet Özel, Cahit Zarifoğlu. Bir hayli zengin bir şiir geleneğimiz var. Oktay Rifat, Melih Cevdet, Orhan Veli. Ama tabi en çok Oktay Rifat, o aslında yeni keşfedilen bir şair hatta, Anday henüz keşfedilmedi, büyük şairlerin kaderi böyledir, şiirin kaderi diyelim.